MİLETOS: HÜZÜN VE TERKEDİLMİŞLİK
DİDİM Apollon Tapınağını gezdikten sonra gezimin son noktası Miletos olacaktı fakat benim gibi İzmirden Didime otobüs ile geliyorsanız ve arabanız yoksa Miletosa gitmek için internetden didimden kalktığı yazan Balat Birlik isimli köy minibüsleri ile antik kente ulaşmayı düşünürseniz hayal kırıklığı ile karşılaşabileceksiniz.Çünkü Didim garajında tabelası var kendi yok minibüslerin ne zaman kalktığı belli olmadığı gibi çevredekilere sorduğumdada bazı günler hiç çalışmadığını bile söyleyince başka nasıl bir yol izlemem gerektiğini bulmaya çalıştım. Bu şartlar altında tek yol İzmirden gelirken geçtiğimiz Akköye Didim Turizm arabaları ile tekrar gidip, orada inmek ve gerekirse otostop çekmek ya da yürümek idi. Didim tapınağının yakınında İzmir arabalarının geçtiği durakta bekleyerek 20 dk bekledikten sonra Didim-İzmir arabasına bindim ve Akköyde ineceğimi belirttim. Yolda rus turistler ile muavin arasında tercümanlık yaparak, söke pazarına giden turistlerimizinde iletişim sorununu bir nebze halletmenin verdiği mutlulukla Akköyde indim. İner inmez Miletos tabelası ile karşı karşıya kaldım. İlk gördüğüm köy bakkalından su ve sigara ikmali yaparak, miletosa yürünür mü diye sorunca hanım ablanın: yürünürrrrrr demesinden aldığım cesaretle yürümeye başlıyorum. Tarlaların ortasından geçen asfalt yol bir hayli sessiz. Yürüme ile bitcek gibi görünmeyen yolda geçenlere dikkat kesiliyorum. Traktörle geçen amcaya el yapınca farklı bir istikamete gittiğini eliyle gösteriyor. Tek tük geçen arabalarında kim bu çılgın turist dediklerine eminim ama zaten tek tük geçen araçlarında pek durası yok benimde çok alışkın olmadığım için onları ne durdurcak enerjim ne de cazibem var :) Bir hayli yürümüş olmama rağmen görünürde ne balat köyü nede miletos yok. Sonra bir mezarlığın yanından geçerken bir motorsikletli genç hızla yanımda geçip, kim bu dercesine arkasına bakması ile benim el sallamam bir oluyor. Hızla geri dönen 19-20 yaşlarındaki isminin İbrahim mızraklı olduğunu öğrendiğim arkadaşın arkasına atlayıp hızla miletosa doğru yola çıkıyoruz. Motorla gitmemize rağmen anlıyorum ki bir hayli daha yol yürüyecekmişim. Sağolsun ibrahim beni Milet ören yerinin kapısına kadar bırakıyor. Gişede müzekartımı gösterdikten sonra geriye nasıl döneceğimi soruyorum. Müze gişesindeki arkadaş vasıta yok ama benim 7 de bitiyor mesaim. akköye kadar götürürüm motorsikletle diyince ne yalan söyleyeyim çok seviniyorum ve tamamdır diyerek başlıyorum geziye.
İlk kez gelenler Miletos ‘u yadırgayacaklar, belki gözlerine inanamayacaklardır. İlk ziyaret ettiğimde benim de kapıldığım, “Umduğum bu değildi” duygusu uyanabilecektir. Çünkü “Miletos” dendiğinde akla ilk gelen, Ege Denizi’nin hükümdarı ve bilim ile felsefenin doğum yeri olmuş Arkaik Dönem’de denizciliğiyle parlamış büyük bir kenttir. Oysa bunların kalıntısını görmek mümkün değildir. Bugün göze çarpan kalıntılar, Roma Dönemi’ne aittir. Kuşkusuz Miletos Roma Dönemi’nde de büyük bir kentti, ama örneğin Ephesos kadar hoşnut bırakmaz görenleri. Bu duygu , Maiandros Nehri’nin taşıdığı mil yüzünden , tam bir değişim geçiren doğal çevrenin etkisiyle, büyük ölçüde artmaktadır. Herodotos, Maiandros gibilerine “çalışan nehir” tanımını yakıştırmıştır. Gerçekten de Menderes, öteden beri kıyının yılda ortalama 6.10 m. ilerlemesine yol açmaktadır. İşte böylece , Klasik Dönemde büyük bir körfezin ağzındaki bir burun üzerinde yer alan Miletos, şimdi denizden yaklaşık 8 km. içeride kalmıştır. Kötü ün kazanmış Lade Adası bugün ovanın ortasında yükselen çorak bir tepe görünümündedir. Latmos Körfezi ise Bafa Gölü’ne dönüşmüştür. Tiyatronun yukarısındaki tepede durduğunuzda, Miletos’un bir zamanlar nasıl göründüğünü anlamanız için hayal gücünüzü iyice zorlamanız gerekecektir.
Günümüzden 2000 yıl önce Söke ovası tamamen bir deniz, Bafa gölü de bir koy şeklinde idi. Bu deniz kenarlarında antik çağın en güzel kentlerinden Milet, Priene ve Didim yer alıyordu. Büyük Menderes Irmağı ( Maiandros ) zamanla taşıdığı alüvyonlar ile; ilk önce Priene önündeki denizi daha sonrada Milet ve Lade Adası'nı da içine alan alttaki resimde görülen tüm bölgeyi doldurmuştur. Aynı dönemlerde Efes' de deniz kenarında iken, zamanla ön tarafı dolarak günümüzdeki halini almıştır. İonia’daki kentler içinde Homeros’un değindiği tek kent olma ayrıcalığına sahiptir Miletos. Ozana göre Miletos , Troia’da Yunanlılara karşı savaşmış, “kaba bir dil konuşan Karialıların yurdu”dur.Arkaik Dönem’de kent nüfusunun güçlü bir Karia öğesi içerdiği ve Thales’in babasının da Karialılara özgü Eksamyes adını taşıdığı bilinmektedir. Miletos, Anadolu’daki Yunan kolonizasyonu konusunda çok erken tarihlere ait bulgular veren kentlerden biridir. En erken keramik örneklerinden bazıları, Minos Çağı Girit keramikleri ile yakınlıklar göstermektedir. Miletos İ.Ö. 1400 ve 1200 yılları arasında önemli bir Myken yerleşmesine de sahne olmuştur. Ana yerleşme , sonraları stadionun kurulduğu tepede yer alır. Sürdürülen kazı sonucunda bir megaron ve ilişkili yapılar ortaya çıkarılmıştır.
Tepe İ.Ö. 1200 dolaylarında , Hititlerin başkenti Boğazköy ve Kıbrıs’ta Enkomi savunma duvarlarına benzeyen, kazamatlı bir sur duvarı ile çevrelenmiştir. Miletos surları Batı Anadolu’nun bu dönemdeki güvensiz ortamına tanıklık etmektedirler. Daha sonraki İon kolonistlerini Kodros oğullarından Neileus’un yönettiği söylenir. Kolonistler buraya ayak bastıklarında, yerli Karialılar ve Girit’te aynı adı taşıyan bir kasabadan göç etmiş Giritlilerin oluşturduğu bir topluluk ile karşılaşmışlardı. Herodotos’un anlattığına göre yanlarında hiç kadın getirmeyen İonlar, kentteki erkekleri öldürerek dul eşleri ile evlendiler. Bu olay üzerine, kadınlar eşleriyle sofraya oturmamaya ve onlara adlarıyla seslenmemeye ant içtiler.
İon Miletos olağanüstü derecede zenginleşti. Erken dönemlerde Yunan dünyasının en büyük kenti olduğuna kuşku yoktur. Kentin uygun konumu , Atinalı atalardan gelen girişimcilik ruhu ile birleşince Miletoslular , o çağın denizcileri arasında ilk sıraya geçtiler. Kara yönünde bağlantılar zayıftı. Bugün, Miletos’un Maiandros vadisi boyunca uzanan kervan yolları üzerinde bir durak yeri işlevi taşıdığı sanılabilir; oysa ekli haritaya bir bakış, antik çağda böyle bir durumun kesinlikle söz konusu olmadığını gösterecektir. Priene ve Myus bu bakımdan daha uygun konumda bulunmaktadırlar. Yol , günümüzdeki gibi Ephesos’tan geçmiştir.
Miletoslular denizler üzerinde rakip tanımadılar. İ.Ö. 8. yüzyıl kadar erken bir dönemde , özellikle 7. yüzyılda Hellespontos, Propontis ve Euksenios kıyılarında birçok koloni kurdular. Miletos, kolonilerinin toplam sayısı doksanı buluyordu. Hiç kuşku yok, kolonilerin tümünde nüfusu yalnızca Miletoslular oluşturmamıştı. Dışlanmış kişiler, sürgünler ve yeni bir yurt arayan diğerleri için ana kent, daha çok bir yol gösterici görevini taşıyordu. Bu tür kişiler, Miletos’ta toplanıp gönderilecek ilk topluluğa katılmış olmalıdırlar. Koloniler ile yapılan ticaretin kentteki zenginliği arttırdığı kesindir.
Maddi alandaki refaha, düşün alanındaki parlak başarılar eşlik ediyordu. Miletos gerçi bu konuda eşsiz değildi. Ephesoslu Herakleitos, Prieneli Bias, Kolophonlu Ksenophanes ve başkaları Miletos’un tek olmadığını kanıtlamaktadır. Ama Miletos’un hepsine önderlik ettiği tartışmasız kabul edilebilir. İlk önce Thales’in adı anılmalıdır. Onun , suyu evrendeki ana madde olarak nitelediğine ve İ.Ö. 585 yılındaki güneş tutulmasını önceden hesapladığına yukarıda değinilmişti. Kroisos ordularının geçmesi amacıyla, Thales’in Halys Nehri’nin yatağını değiştirdiği de anlatılır. Bir gün birisi, bütün akıl ve bilgisine karşın yoksul bir yaşam sürdüğünü söyleyip ünlü düşünüre sataşınca, Thales pratik ve etkili bir karşılık vermiştir: Astronomi alanındaki çalışmalarının yardımıyla, gelecek yıl zeytin hasadının bol olacağını hesaplayarak Miletos’taki tüm zeytin preslerini satın alır; sonra da bunları yüksek bir ücret karşılığında başkalarına kiralar. Böylece düşünürlerin de eğer isterlerse , zengin olabileceklerini kanıtlar. “Fakat” (diye ekliyor olayı anlatan tarihçi) “zenginlik , düşünürün gözünde bir amaç değildir.” Öğrendiğimize göre Thales , bir çember içine dik üçgen çizmeyi başaran ilk kişidir; bunu kutlamak için bir öküz kurban eder, yani kendine iyi bir ziyafet çeker. Düşünürün bir diğer başarısı da Mısır piramitlerinin yüksekliğini hesaplamaktır. Bunu bir insanın gölgesinin, gerçek boyuna eşitlendiği saatte piramitlerin gölgesini ölçerek gerçekleştirir. Thales’in en ünlü sözü, “Kendini bil” mesajını verir ve Delphoi’daki Apollon Tapınağı’na kazınmıştır. Çağımız insanına belki aykırı görünecek bir başka sözünde ise Thales, tanrılara üç şey için şükran duyduğunu belirtmiştir; hayvan değil insan, kadın değil erkek ve barbar değil Yunanlı olduğu için. Antik çağın Yedi Bilgesi’ni sıralayan listeler arasında büyük tutarsızlıklar görülmesine karşın, hepsinde üç ad yinelenir. Bunlar Miletoslu Thales’in, Prieneli Bias’ın ve Atinalı Solon’un adlarıdır. Doğa bilimleri alanında Thales’i yurttaşları Anaksimenes ve Anaksimandros izler. Birincisi evrendeki ana maddeyi havanın oluşturduğunu, havanın yoğunlaşma ve gevşeme süreci ile maddenin diğer biçimlerini ürettiğini ileri sürmüştür. Anaksimandros ayrı bir ana maddeye ilişkin ayrı bir sav ile ortaya çıkar: Ana maddeye “Sonsuzluk” adını verir. Belki de buna – hem sonlu hem de somut olduğundan – “Sınırsızlık” demek daha doğrudur. Burada “Sınırsız” sözcüğüyle, özelliklerin veya niteliklerin sınırsızlığı ifade etmektedir; öyle ki onun bölünmesi, görebildiğimiz dünyadaki somut varlıkları yaratır. Miletoslular aynı zamanda coğrafyanın babası olarak tanınırlar. İlk dünya haritasını Anaksimandros çizmiştir. O kıtaları, denizleri ve nehirleri haritasına işlerken birtakım varsayımsal simetri ilkelerini göz önünde tutmuş ve anlaşılan hiç gezmemiştir; ortaya çıkan sonuç günümüzde bilinenlerin karşısında, büyük yanlışlıklarıyla dikkati çekmektedir. Coğrafya adlı eserinde, yurttaşının çizdiği haritayı açımlayan Hekataios’un durumu çok farklıdır. Hekataios, çok gezmiş ve kendi gözlemlerini dünyanın her yanından Miletos’a akan konuklardan duydukları ile tamamlayabilmiştir. Yapıtından günümüze ulaşan parçalar gözden geçirildiğinde, güvenilirliği saptanmaktadır. Herodotos sık sık Hekataios’tan alıntılar yapar, bir yandan da onu insafsızca eleştirir. Hekataios’un söylediği bir söz, İ.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda Yunanları ve özellikle Miletosluları gerçeğin peşine düşüren, yeni ruhu yansıtması açısından önemlidir. “Ben , bana doğru görüneni yazıyorum” demiştir Hekataios, “çünkü Yunanlıların anlattıkları öyküler hem çoktur , hem de saçma. “Hekataios’un ardılı Herodotos’u okuyanlar, saçma da gözükse, dünyanın bu Yunan öykülerinden yoksun kalması durumunda, gerçekten yoksullaşacağını hissederler ister istemez.
Sizi ilk karşılayan görkemli tiyatronun gölgesi altında diğer tüm kalıntılar silikleşir. Günümüze gelen yapı aynı konumdaki öncülünün yerini almak üzere, İ.S.100 yılı çevresinde inşa edilmiştir.Oturma yerleri ilk diazomaya kadar tümüyle korunagelmiştir. Bunların altındaki tonozlu geçitler, tonozlar ve vomitoriumlar da çok iyi durumdadır. “Loca” işlevli prohedriaya yalnızca iki paye ile belirginlik kazandırılmıştır. Üçüncü sıradan başlayıp, altıncıya dek devam eden öndeki bazı oturma yerlerinde, belirli kişi ya da topluluklar için ayrıldıklarını belirten birtakım yazıtlar vardır: Beşinci sırada “Tanrı Korkusu Taşıyanlar adı da verilen Yahudilerin yeri”, üçüncü sırada “Mavilerden kuyumcuların yeri” gibi-burada Bizans tarihinden tanıdığımız Maviler ve Yeşiller hiziplerinden biri kastedilmektedir. Üst diazomanın batı ucundaki merdivenlerin yukarısında ise tiyatronun yapımı sırasında meydana gelen bir iş anlaşmazlığına ilişkin ilginç bir yazıta rastlanmaktadır. Yazıttan anlaşıldığına göre çalışanlar,-bunlar olasılıkla köle değil, özgür kişilerdi-sözleşmedeki bazı maddelerden şikayetçi olmuş ve işi bırakarak, başka bir yerde çalışacaklarını duyurmuşlardır.Sorunun bir arabulucuya iletilmesine karar verilir. Arabulucu, Didyma Apollonu’dur. Apollon yapı tekniklerinden en uygun biçimde yararlanılmasını, yetenekli bir uzmana danışılmasını ve Athena ile Herakles’e kurban sunulmasını heksametron vezinle öğütler. Bu sözler, “Size işi en ekonomik biçimde yürütmenizi öğretecek birini bulun, yeterince para kazanabileceğinizi göreceksiniz” anlamına gelmektedir. Tiyatro inşaatında çalışanlar yevmiye karşılığında emek veren birer işçi değildi. Antik çağda yaygınlıkla gördüğümüz gibi, burada da işin tümünü üstlenen ve parça başı ücret alan bir grup usta söz konusuydu. (Olasılıkla) kendi yetersizlikleri yüzünden, işi kazançsız bulmuş ve sözleşmeyi bozmayı düşünmüşlerdi. Olay antik çağın, modern anlamda greve en çok yaklaştığı anlardan biridir. Apollon’un öğüdü başarıyla uygulanmış olmalıdır, yoksa bir yazıt ile belgelenmezdi.
Tiyatronun önünde uzananan mermer deryası tiyatronun yıkılan sahne binasından arta kalanlar özellikle içilerinde çok güzel işlemeler olan parçalar olan bu kısmıda atlamayın ve bir göz atın. Tiyatronun oturma basamaklarının çoğu, giriş yerleri vs. çok sağlam bir biçimde kalmış. sağ ve soldaki iki büyük ana giriş merdivenlerinden çıkarken kapının üstündeki süslemeleri ve merdivenlerdeki halkın yaptığı kazıma resim ve isimleri görmeden geçmeyin. Bir zamanlar sahne binası aşk tanrısı erosun vahşice avlandığı av sahnelerini anlatan kabratmalarla süslüymüş, bunlardan sadece 2 tanesi yerinde, geriye kalanı ise Milet müzesinde ve özellikle İZMİR arkeoloji müzesin (fuar içindeki) de sergileniyorlar.
Yaz sıcağında tiyatronun serin iç galerilerinde gezmek gayet iyi geliyor insana, iki taraftan gelen hafif esintiler insana antik çağlarda denizden gelen iyot kokulu meltemleri anımsatıyor. Tiyatrodan çıkan kalabalıkların geçtiği bu galerilerde insan ürperiyor bile. Sanki önünden bir romalı geçecek gibi. Özellikle kulağımda internetten bulduğum antik roma müzikleri ile atmosfer hakikaten bunları çok rahat hissettiriyor insana. Soldaki ana çıkıştan çıkıp tiyatronun yaslandığı tepeye doğru tırmanıp tiyatronun zirvesine ve tiyatronun üst basamaklarını kullanarak yapılan bizans hisarına ulaşıyorum. Buradan kentin geri kalan kalıntılarıda gözüküyor. Çevredeki tarlaların bir zamanlar deniz olduğunu bilmek ve bunu hayal etmek bir hayli zor. Tepeden aşağıya kalıntılar alanına doğru ilerliyorum. Elinizde kalıntıların yerlerini ve ne olduklarını gösteren bir kitap, plan yoksa işiniz zor çünkü çoğu taş temel ve döküntü olan bu kalıntılar ile ilgili yeterli tanıtım ve yönlerdirme tabelası yok.
İlk olarak St.Micheal kilisesine gidiyorum. Eskiden burası Diyonisos tapınağı imiş. O yüzden kilise ve tapınak kalıntıları iç içe geçmiş. Kilisenin sadece temel duvarları var. Birde çatı altına alınmış piskopos evine ait olduğu düşünülen taban mozaikleri. Fakat bunlarda bu kış olan sel baskınında bir hayli zarar görmüş ve yosunlanmış. Hiç bir bakım ve ilgi yok. İnsanlara karşı demir parmaklıklar ile korumaya alınmış ama doğadan korunamamış.
Buradan Triton anıtına gidiyorum. Bu Liman Anıtı, MÖ 31'de korsanlara karşı yapılan Actium Deniz Savaşı anısınadır ve yarı balık yarı insan bir Triton röliyefi halindedir. Tabiki anıt o zaman limanın kenarında idi ve triton denilen yaratıkların işlendiği mermerler üstünde tunç bir kazan şeklindeydi. Bu kazan şu an Almanya Berlin Pergamon müzesindedir . Anıtın bulunduğu çukur yağmur suları ile kaplı ve anıta zar zor ulaşıyorum, her yanda sazlıklar ve kurbağalar var.
Didyma’daki büyük tapınak sayılmazsa Miletos’un en önemli kutsal yeri, Delphinion ya da Apollon Delphinios Kutsal Alanı idi. Onun da geçmişi çok eskilere gidiyordu. Kült, ilk İon göçmenlerince Atina’dan getirilmiştir.Delphinion’da ele geçen yazıtlar içinde İ.Ö. 6. yüzyıla tarihlenenler vardır. Bunlar olasılıkla ilk yerleşmeden taşınmıştır.Birisi avlunun güney yanındaki duvara örülmüştür. Delphinios adı, “yunus” anlamına gelen Yunanca sözcükten türemiştir, yani Delphoi adını açıklamaya çalışan eski bir söylenceye göre tapınağı için rahiplere gereksinim duyan Apollon ufukta bir Girit gemisi görmüş ve bir yunus biçimine girerek gemicileri tapınağın olduğu yere getirmiştir.Günümüzdeki kalıntılar Hellenistik Dönem’de yapılıp, Roma Dönemi’nde değişiklikler geçiren yapıya aittir. Yoğunlukla kullanılan pembemsi taşlar, yapıya özgün bir görünüm kazanmaktadır. Kazılar sırasında ortaya çıkarılan yaklaşık 200 yazıt kentin tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Şu anda buradan geriye kazılarda bulunanlar haricinde hemen hemen görülmeye değer hiç bir şey kalmamış, antik kentin kimi yerleri bataklık kimi yerleride çalıların içinde kalmış durumda. Bir yerden bir yere ulaşmak için bayağı bir atletik olmak gerekiyor. Kimi yerlerde suya düşmeden yosunlu kayaların üzerinde sıçrıyorum. kimi yerlerdede insan boyu çalıların içinde ilerliyorum.
Yakınlarda görülen bir kaç dört duvarı kalmış binadan birisi bir roma hamamı diğeride Türk-islam dönemi tekkesi. Bunlara gitmeyerek, direkt Capito Hamamına gidiyorum.
Capito Hamamı`nın genelinde kireç taşı kullanılmış bir yapı. İç kısımlarında bitkisel motiflerin yer aldığı bir friz ve Vergilius Capito yazılı bir yazıt bulunmuş. Roma Valisi C.N. Vergilius Capito tarafından Cladius döneminde inşa ettirildiği sanılmaktadır. Günümüze iyi korunmuş olarak gelmiş olan yapı tamamen kazılmadığı için bazı odalarının işlevi hala bilinmemektedir. Bulunan yazıta göre Vergilius Capito yalnız hamamı inşa ettirmiştir. Yapının daha sonra onarım görmüş olduğu ve yapıya eklemeler yapıldığı sanılmaktadır.
Buradan yine büyük kısmı sularla kaplı kutsal yola ve stoaya geliyorum. Stoanın bir kaç sütunu ayağa kaldırılmış. Bu bölümde bir çok yapı bulunuyormuş ve şehrin en işlek kısmı imiş. Oysa şu anda tek ziyaretçi benim, benden başka çevrede alışkın olduğumuz meraklı turistlerden bir tane bile yok, çevrede ürkütücü bir sessizlik var, sadece kurbağa sesleri, bazen çevrede uçuşan yusufçuklar ve arılar ile bataklık haline gelen sel sularında gezinen balıkçıl kuşları var. Gerçekten hüzünlü bir yanı var bu kentin. Mermerlerin üzeri sonradan yosun olduğunu öğrendiğim kırmızı yün gibi bir madde ile kaplı. Bir zamanlar insan seslerinin, bağrışmaların, gülüşmelerin yerini bir sessizlik almış. Efes gibi binlerce turistin ziyaret ettiği bir yer değil burası belki günde 10 ziyaretçisi var onlarda sadece tiyatroyu ziyaret ediyorlarmış.
Stoanın arkasından şehre su dağıtımını sağlayan nymphaion vardır. Ancak mevcut kalıntılar bir zamanlar güzel ve zengin bir görünüm sergilediği anlaşılan bu yapıyı yeterince tanıtacak düzeyde değildir. Bugün göze çarpan kemerli üç nişin üzerinde, yapıya arkadan ulaşan su kemerinin beslediği iki su deposunun yer aldığı anlaşılır.Bu depolarda biriken su hem kanallarla kentin çeşitli yerlerine dağıtılmış hem de nymphaionun önündeki büyük havuzda toplanmıştır. Havuz geride sütunlar, nişler ve heykellerle süslenmiş üç katlı bir cephe, iki yanda da iki katlı sütunlu galeriler ile sınırlanmıştır. Zengin süsleme, kazıda ortaya çıkarılan bazı parçalar dışında, yok olmuştur.
Burada gene bir kilise yıkıntısı ile güney agora kapısının temel izlerini sular içinde görüyoruz. Oysaki burada ki bulunan agora kapısı almanyada tüm görkemiyle sergileniyor.
Yapı, 120-130 yılları arasında, İmparator Hadrian döneminde inşa edilmiş. Adından da anlaşılacağı üzere, Milet şehrinin pazar yeri kapısı. Zamanla, çeşitli depremler neticesinde yıkılmış.
Antik çağdan sonra terk edilmeyen Milet Menteşe oğulları beyliği döneminde önemli bir yerleşim olmayı sürdürmüş ve başta İlyas Bey Külliyesi olmak üzere kentin içine bir çok camii, mescid, hamam ve tekke yapılmıştı. Miletos içinde hala bu izler görülmektedir. 1950 li yıllara kadar deprem sonucu yeni balat köyü kurulana kadar da Milet Balat (Palatia) olarak yaşamaya devam etmişti. Caminin ve bahçesinin huzur veren atmosferinde dinlendikten sonra tekrar patika bir yoldan Faustina Hamamına gidiyorum. Tiyatrodan sonraki en görkemli antik yapı burası.Faustina Hamamı, Anadolu`nun en büyük hamamlarından birisidir. Hamam Roma İmparatoru Marcus Avrelius tarafından, karısı Faustina adına yaptırılmıştır. 77,5 metreye 79,5 metre boyutlarındadır. Bizans döneminde de onarılarak kullanılmaya devam etmiştir.
Soyunma kısmında bulunan Nusa heykelleri günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Soyunma kısmından soğukluk kısmına geçilir. Bu bölümün ortasında büyük bir havuz vardır. Havuzun kenarlarında çeşme görevi gören bir aslan heykeli ile Maiandrios (nehir tanrısı) heykelleri Milet Müzesi`nde koruma altına alınarak, hamadaki yerlerine kopyaları konulmuştur. Soğukluk kısmından sonra sıcak kısma geçilir. Sıcak su buharı hem duvarların içlerinde hem de döşemelerde künkler içine dolaşarak bu kısmı ısıtmaktaydı. Sıcaklık kısmından sonra ılıklık denilen kısma geçilir yine buradan da soyunma kısmına bir çıkış vardır.İçerdeki Nehir Tanrısının taşıdığı vazodan ve aslan heykelinin ağzından antik havuza su akmakta idi.
Burada da ben den başka hiç bir ziyaretçi yok artık hava yavaş yavaş kararmak üzere, ürkütücü bir terkedilmiş buradada var.
Artık akşam güneşinin kızıllığı antik kente farklı bir renk kattığı için biraz daha fotoğraf çekip, tiyatronun yaslandığı tepede olan Heroon (Kahraman Mezarı) yapısını ziyaret ediyorum. Kime ait olduğu bilinmeyen bu oda mezar kentin içinde çok önemli bir saygınlığı olması karşılığında kent içinde gömülmesine izin verilmiş birisine ve ailesine ait bir oda mezar yapısı.
Gişedeki arkadaşla buluşup, yine motorsiklet üzerinde akköye geliyorum. Burada Didim Turizm acentesine telefon açarak beni buradan almalarını söylüyorum ve beklerlen köy kahvesinde bir kahve içiyorum. Eski bir rum köyü olan bu köyde belki başka bir zaman küçük bir geziyi hakediyor gibi duruyor.
FAUSTİNA HAMAMLARINDA BULUNAN LİR ÇALAN APOLLON VE ESİN PERİLERİ MUSALAR HEYKELLERİ- İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZESİNDE
AKKÖYDE KAHVE MOLASI
HEROON MEZAR ANITI
TİYATRODAN BİR TÜNEL
TİYATRO BASAMAKLARINDAN BALTA ÇİZİMLERİ
ŞEHRE SU GETİREN KEMERLER
AGORADAN BİR PARÇA
STOA
FAUSTİNA HAMAMLARI
FAUSTİNA HAMAMI SOĞUK SU HAVUZU
İLYAS BEY CAMİİ
MİLET MÜZESİ
GLADYATÖR MEZARI
FAUSTİNA HAMAMINDAKİ ORJİNAL HEYKEL MÜZEDE
SERAPİS MABEDİNDEN
NYMPHAİON ANITSAL ÇEŞME
CAPİTO HAMAMI
TEKKE
MESCİD
ROMA HAMAMI
TRİTON ANITI
ST.MİCHEAL KİLİSESİ
İlk kez gelenler Miletos ‘u yadırgayacaklar, belki gözlerine inanamayacaklardır. İlk ziyaret ettiğimde benim de kapıldığım, “Umduğum bu değildi” duygusu uyanabilecektir. Çünkü “Miletos” dendiğinde akla ilk gelen, Ege Denizi’nin hükümdarı ve bilim ile felsefenin doğum yeri olmuş Arkaik Dönem’de denizciliğiyle parlamış büyük bir kenttir. Oysa bunların kalıntısını görmek mümkün değildir. Bugün göze çarpan kalıntılar, Roma Dönemi’ne aittir. Kuşkusuz Miletos Roma Dönemi’nde de büyük bir kentti, ama örneğin Ephesos kadar hoşnut bırakmaz görenleri. Bu duygu , Maiandros Nehri’nin taşıdığı mil yüzünden , tam bir değişim geçiren doğal çevrenin etkisiyle, büyük ölçüde artmaktadır. Herodotos, Maiandros gibilerine “çalışan nehir” tanımını yakıştırmıştır. Gerçekten de Menderes, öteden beri kıyının yılda ortalama 6.10 m. ilerlemesine yol açmaktadır. İşte böylece , Klasik Dönemde büyük bir körfezin ağzındaki bir burun üzerinde yer alan Miletos, şimdi denizden yaklaşık 8 km. içeride kalmıştır. Kötü ün kazanmış Lade Adası bugün ovanın ortasında yükselen çorak bir tepe görünümündedir. Latmos Körfezi ise Bafa Gölü’ne dönüşmüştür. Tiyatronun yukarısındaki tepede durduğunuzda, Miletos’un bir zamanlar nasıl göründüğünü anlamanız için hayal gücünüzü iyice zorlamanız gerekecektir.
Günümüzden 2000 yıl önce Söke ovası tamamen bir deniz, Bafa gölü de bir koy şeklinde idi. Bu deniz kenarlarında antik çağın en güzel kentlerinden Milet, Priene ve Didim yer alıyordu. Büyük Menderes Irmağı ( Maiandros ) zamanla taşıdığı alüvyonlar ile; ilk önce Priene önündeki denizi daha sonrada Milet ve Lade Adası'nı da içine alan alttaki resimde görülen tüm bölgeyi doldurmuştur. Aynı dönemlerde Efes' de deniz kenarında iken, zamanla ön tarafı dolarak günümüzdeki halini almıştır. İonia’daki kentler içinde Homeros’un değindiği tek kent olma ayrıcalığına sahiptir Miletos. Ozana göre Miletos , Troia’da Yunanlılara karşı savaşmış, “kaba bir dil konuşan Karialıların yurdu”dur.Arkaik Dönem’de kent nüfusunun güçlü bir Karia öğesi içerdiği ve Thales’in babasının da Karialılara özgü Eksamyes adını taşıdığı bilinmektedir. Miletos, Anadolu’daki Yunan kolonizasyonu konusunda çok erken tarihlere ait bulgular veren kentlerden biridir. En erken keramik örneklerinden bazıları, Minos Çağı Girit keramikleri ile yakınlıklar göstermektedir. Miletos İ.Ö. 1400 ve 1200 yılları arasında önemli bir Myken yerleşmesine de sahne olmuştur. Ana yerleşme , sonraları stadionun kurulduğu tepede yer alır. Sürdürülen kazı sonucunda bir megaron ve ilişkili yapılar ortaya çıkarılmıştır.
Tepe İ.Ö. 1200 dolaylarında , Hititlerin başkenti Boğazköy ve Kıbrıs’ta Enkomi savunma duvarlarına benzeyen, kazamatlı bir sur duvarı ile çevrelenmiştir. Miletos surları Batı Anadolu’nun bu dönemdeki güvensiz ortamına tanıklık etmektedirler. Daha sonraki İon kolonistlerini Kodros oğullarından Neileus’un yönettiği söylenir. Kolonistler buraya ayak bastıklarında, yerli Karialılar ve Girit’te aynı adı taşıyan bir kasabadan göç etmiş Giritlilerin oluşturduğu bir topluluk ile karşılaşmışlardı. Herodotos’un anlattığına göre yanlarında hiç kadın getirmeyen İonlar, kentteki erkekleri öldürerek dul eşleri ile evlendiler. Bu olay üzerine, kadınlar eşleriyle sofraya oturmamaya ve onlara adlarıyla seslenmemeye ant içtiler.
İon Miletos olağanüstü derecede zenginleşti. Erken dönemlerde Yunan dünyasının en büyük kenti olduğuna kuşku yoktur. Kentin uygun konumu , Atinalı atalardan gelen girişimcilik ruhu ile birleşince Miletoslular , o çağın denizcileri arasında ilk sıraya geçtiler. Kara yönünde bağlantılar zayıftı. Bugün, Miletos’un Maiandros vadisi boyunca uzanan kervan yolları üzerinde bir durak yeri işlevi taşıdığı sanılabilir; oysa ekli haritaya bir bakış, antik çağda böyle bir durumun kesinlikle söz konusu olmadığını gösterecektir. Priene ve Myus bu bakımdan daha uygun konumda bulunmaktadırlar. Yol , günümüzdeki gibi Ephesos’tan geçmiştir.
Miletoslular denizler üzerinde rakip tanımadılar. İ.Ö. 8. yüzyıl kadar erken bir dönemde , özellikle 7. yüzyılda Hellespontos, Propontis ve Euksenios kıyılarında birçok koloni kurdular. Miletos, kolonilerinin toplam sayısı doksanı buluyordu. Hiç kuşku yok, kolonilerin tümünde nüfusu yalnızca Miletoslular oluşturmamıştı. Dışlanmış kişiler, sürgünler ve yeni bir yurt arayan diğerleri için ana kent, daha çok bir yol gösterici görevini taşıyordu. Bu tür kişiler, Miletos’ta toplanıp gönderilecek ilk topluluğa katılmış olmalıdırlar. Koloniler ile yapılan ticaretin kentteki zenginliği arttırdığı kesindir.
Maddi alandaki refaha, düşün alanındaki parlak başarılar eşlik ediyordu. Miletos gerçi bu konuda eşsiz değildi. Ephesoslu Herakleitos, Prieneli Bias, Kolophonlu Ksenophanes ve başkaları Miletos’un tek olmadığını kanıtlamaktadır. Ama Miletos’un hepsine önderlik ettiği tartışmasız kabul edilebilir. İlk önce Thales’in adı anılmalıdır. Onun , suyu evrendeki ana madde olarak nitelediğine ve İ.Ö. 585 yılındaki güneş tutulmasını önceden hesapladığına yukarıda değinilmişti. Kroisos ordularının geçmesi amacıyla, Thales’in Halys Nehri’nin yatağını değiştirdiği de anlatılır. Bir gün birisi, bütün akıl ve bilgisine karşın yoksul bir yaşam sürdüğünü söyleyip ünlü düşünüre sataşınca, Thales pratik ve etkili bir karşılık vermiştir: Astronomi alanındaki çalışmalarının yardımıyla, gelecek yıl zeytin hasadının bol olacağını hesaplayarak Miletos’taki tüm zeytin preslerini satın alır; sonra da bunları yüksek bir ücret karşılığında başkalarına kiralar. Böylece düşünürlerin de eğer isterlerse , zengin olabileceklerini kanıtlar. “Fakat” (diye ekliyor olayı anlatan tarihçi) “zenginlik , düşünürün gözünde bir amaç değildir.” Öğrendiğimize göre Thales , bir çember içine dik üçgen çizmeyi başaran ilk kişidir; bunu kutlamak için bir öküz kurban eder, yani kendine iyi bir ziyafet çeker. Düşünürün bir diğer başarısı da Mısır piramitlerinin yüksekliğini hesaplamaktır. Bunu bir insanın gölgesinin, gerçek boyuna eşitlendiği saatte piramitlerin gölgesini ölçerek gerçekleştirir. Thales’in en ünlü sözü, “Kendini bil” mesajını verir ve Delphoi’daki Apollon Tapınağı’na kazınmıştır. Çağımız insanına belki aykırı görünecek bir başka sözünde ise Thales, tanrılara üç şey için şükran duyduğunu belirtmiştir; hayvan değil insan, kadın değil erkek ve barbar değil Yunanlı olduğu için. Antik çağın Yedi Bilgesi’ni sıralayan listeler arasında büyük tutarsızlıklar görülmesine karşın, hepsinde üç ad yinelenir. Bunlar Miletoslu Thales’in, Prieneli Bias’ın ve Atinalı Solon’un adlarıdır. Doğa bilimleri alanında Thales’i yurttaşları Anaksimenes ve Anaksimandros izler. Birincisi evrendeki ana maddeyi havanın oluşturduğunu, havanın yoğunlaşma ve gevşeme süreci ile maddenin diğer biçimlerini ürettiğini ileri sürmüştür. Anaksimandros ayrı bir ana maddeye ilişkin ayrı bir sav ile ortaya çıkar: Ana maddeye “Sonsuzluk” adını verir. Belki de buna – hem sonlu hem de somut olduğundan – “Sınırsızlık” demek daha doğrudur. Burada “Sınırsız” sözcüğüyle, özelliklerin veya niteliklerin sınırsızlığı ifade etmektedir; öyle ki onun bölünmesi, görebildiğimiz dünyadaki somut varlıkları yaratır. Miletoslular aynı zamanda coğrafyanın babası olarak tanınırlar. İlk dünya haritasını Anaksimandros çizmiştir. O kıtaları, denizleri ve nehirleri haritasına işlerken birtakım varsayımsal simetri ilkelerini göz önünde tutmuş ve anlaşılan hiç gezmemiştir; ortaya çıkan sonuç günümüzde bilinenlerin karşısında, büyük yanlışlıklarıyla dikkati çekmektedir. Coğrafya adlı eserinde, yurttaşının çizdiği haritayı açımlayan Hekataios’un durumu çok farklıdır. Hekataios, çok gezmiş ve kendi gözlemlerini dünyanın her yanından Miletos’a akan konuklardan duydukları ile tamamlayabilmiştir. Yapıtından günümüze ulaşan parçalar gözden geçirildiğinde, güvenilirliği saptanmaktadır. Herodotos sık sık Hekataios’tan alıntılar yapar, bir yandan da onu insafsızca eleştirir. Hekataios’un söylediği bir söz, İ.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda Yunanları ve özellikle Miletosluları gerçeğin peşine düşüren, yeni ruhu yansıtması açısından önemlidir. “Ben , bana doğru görüneni yazıyorum” demiştir Hekataios, “çünkü Yunanlıların anlattıkları öyküler hem çoktur , hem de saçma. “Hekataios’un ardılı Herodotos’u okuyanlar, saçma da gözükse, dünyanın bu Yunan öykülerinden yoksun kalması durumunda, gerçekten yoksullaşacağını hissederler ister istemez.
Sizi ilk karşılayan görkemli tiyatronun gölgesi altında diğer tüm kalıntılar silikleşir. Günümüze gelen yapı aynı konumdaki öncülünün yerini almak üzere, İ.S.100 yılı çevresinde inşa edilmiştir.Oturma yerleri ilk diazomaya kadar tümüyle korunagelmiştir. Bunların altındaki tonozlu geçitler, tonozlar ve vomitoriumlar da çok iyi durumdadır. “Loca” işlevli prohedriaya yalnızca iki paye ile belirginlik kazandırılmıştır. Üçüncü sıradan başlayıp, altıncıya dek devam eden öndeki bazı oturma yerlerinde, belirli kişi ya da topluluklar için ayrıldıklarını belirten birtakım yazıtlar vardır: Beşinci sırada “Tanrı Korkusu Taşıyanlar adı da verilen Yahudilerin yeri”, üçüncü sırada “Mavilerden kuyumcuların yeri” gibi-burada Bizans tarihinden tanıdığımız Maviler ve Yeşiller hiziplerinden biri kastedilmektedir. Üst diazomanın batı ucundaki merdivenlerin yukarısında ise tiyatronun yapımı sırasında meydana gelen bir iş anlaşmazlığına ilişkin ilginç bir yazıta rastlanmaktadır. Yazıttan anlaşıldığına göre çalışanlar,-bunlar olasılıkla köle değil, özgür kişilerdi-sözleşmedeki bazı maddelerden şikayetçi olmuş ve işi bırakarak, başka bir yerde çalışacaklarını duyurmuşlardır.Sorunun bir arabulucuya iletilmesine karar verilir. Arabulucu, Didyma Apollonu’dur. Apollon yapı tekniklerinden en uygun biçimde yararlanılmasını, yetenekli bir uzmana danışılmasını ve Athena ile Herakles’e kurban sunulmasını heksametron vezinle öğütler. Bu sözler, “Size işi en ekonomik biçimde yürütmenizi öğretecek birini bulun, yeterince para kazanabileceğinizi göreceksiniz” anlamına gelmektedir. Tiyatro inşaatında çalışanlar yevmiye karşılığında emek veren birer işçi değildi. Antik çağda yaygınlıkla gördüğümüz gibi, burada da işin tümünü üstlenen ve parça başı ücret alan bir grup usta söz konusuydu. (Olasılıkla) kendi yetersizlikleri yüzünden, işi kazançsız bulmuş ve sözleşmeyi bozmayı düşünmüşlerdi. Olay antik çağın, modern anlamda greve en çok yaklaştığı anlardan biridir. Apollon’un öğüdü başarıyla uygulanmış olmalıdır, yoksa bir yazıt ile belgelenmezdi.
Tiyatronun önünde uzananan mermer deryası tiyatronun yıkılan sahne binasından arta kalanlar özellikle içilerinde çok güzel işlemeler olan parçalar olan bu kısmıda atlamayın ve bir göz atın. Tiyatronun oturma basamaklarının çoğu, giriş yerleri vs. çok sağlam bir biçimde kalmış. sağ ve soldaki iki büyük ana giriş merdivenlerinden çıkarken kapının üstündeki süslemeleri ve merdivenlerdeki halkın yaptığı kazıma resim ve isimleri görmeden geçmeyin. Bir zamanlar sahne binası aşk tanrısı erosun vahşice avlandığı av sahnelerini anlatan kabratmalarla süslüymüş, bunlardan sadece 2 tanesi yerinde, geriye kalanı ise Milet müzesinde ve özellikle İZMİR arkeoloji müzesin (fuar içindeki) de sergileniyorlar.
Yaz sıcağında tiyatronun serin iç galerilerinde gezmek gayet iyi geliyor insana, iki taraftan gelen hafif esintiler insana antik çağlarda denizden gelen iyot kokulu meltemleri anımsatıyor. Tiyatrodan çıkan kalabalıkların geçtiği bu galerilerde insan ürperiyor bile. Sanki önünden bir romalı geçecek gibi. Özellikle kulağımda internetten bulduğum antik roma müzikleri ile atmosfer hakikaten bunları çok rahat hissettiriyor insana. Soldaki ana çıkıştan çıkıp tiyatronun yaslandığı tepeye doğru tırmanıp tiyatronun zirvesine ve tiyatronun üst basamaklarını kullanarak yapılan bizans hisarına ulaşıyorum. Buradan kentin geri kalan kalıntılarıda gözüküyor. Çevredeki tarlaların bir zamanlar deniz olduğunu bilmek ve bunu hayal etmek bir hayli zor. Tepeden aşağıya kalıntılar alanına doğru ilerliyorum. Elinizde kalıntıların yerlerini ve ne olduklarını gösteren bir kitap, plan yoksa işiniz zor çünkü çoğu taş temel ve döküntü olan bu kalıntılar ile ilgili yeterli tanıtım ve yönlerdirme tabelası yok.
İlk olarak St.Micheal kilisesine gidiyorum. Eskiden burası Diyonisos tapınağı imiş. O yüzden kilise ve tapınak kalıntıları iç içe geçmiş. Kilisenin sadece temel duvarları var. Birde çatı altına alınmış piskopos evine ait olduğu düşünülen taban mozaikleri. Fakat bunlarda bu kış olan sel baskınında bir hayli zarar görmüş ve yosunlanmış. Hiç bir bakım ve ilgi yok. İnsanlara karşı demir parmaklıklar ile korumaya alınmış ama doğadan korunamamış.
Buradan Triton anıtına gidiyorum. Bu Liman Anıtı, MÖ 31'de korsanlara karşı yapılan Actium Deniz Savaşı anısınadır ve yarı balık yarı insan bir Triton röliyefi halindedir. Tabiki anıt o zaman limanın kenarında idi ve triton denilen yaratıkların işlendiği mermerler üstünde tunç bir kazan şeklindeydi. Bu kazan şu an Almanya Berlin Pergamon müzesindedir . Anıtın bulunduğu çukur yağmur suları ile kaplı ve anıta zar zor ulaşıyorum, her yanda sazlıklar ve kurbağalar var.
Didyma’daki büyük tapınak sayılmazsa Miletos’un en önemli kutsal yeri, Delphinion ya da Apollon Delphinios Kutsal Alanı idi. Onun da geçmişi çok eskilere gidiyordu. Kült, ilk İon göçmenlerince Atina’dan getirilmiştir.Delphinion’da ele geçen yazıtlar içinde İ.Ö. 6. yüzyıla tarihlenenler vardır. Bunlar olasılıkla ilk yerleşmeden taşınmıştır.Birisi avlunun güney yanındaki duvara örülmüştür. Delphinios adı, “yunus” anlamına gelen Yunanca sözcükten türemiştir, yani Delphoi adını açıklamaya çalışan eski bir söylenceye göre tapınağı için rahiplere gereksinim duyan Apollon ufukta bir Girit gemisi görmüş ve bir yunus biçimine girerek gemicileri tapınağın olduğu yere getirmiştir.Günümüzdeki kalıntılar Hellenistik Dönem’de yapılıp, Roma Dönemi’nde değişiklikler geçiren yapıya aittir. Yoğunlukla kullanılan pembemsi taşlar, yapıya özgün bir görünüm kazanmaktadır. Kazılar sırasında ortaya çıkarılan yaklaşık 200 yazıt kentin tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Şu anda buradan geriye kazılarda bulunanlar haricinde hemen hemen görülmeye değer hiç bir şey kalmamış, antik kentin kimi yerleri bataklık kimi yerleride çalıların içinde kalmış durumda. Bir yerden bir yere ulaşmak için bayağı bir atletik olmak gerekiyor. Kimi yerlerde suya düşmeden yosunlu kayaların üzerinde sıçrıyorum. kimi yerlerdede insan boyu çalıların içinde ilerliyorum.
Yakınlarda görülen bir kaç dört duvarı kalmış binadan birisi bir roma hamamı diğeride Türk-islam dönemi tekkesi. Bunlara gitmeyerek, direkt Capito Hamamına gidiyorum.
Capito Hamamı`nın genelinde kireç taşı kullanılmış bir yapı. İç kısımlarında bitkisel motiflerin yer aldığı bir friz ve Vergilius Capito yazılı bir yazıt bulunmuş. Roma Valisi C.N. Vergilius Capito tarafından Cladius döneminde inşa ettirildiği sanılmaktadır. Günümüze iyi korunmuş olarak gelmiş olan yapı tamamen kazılmadığı için bazı odalarının işlevi hala bilinmemektedir. Bulunan yazıta göre Vergilius Capito yalnız hamamı inşa ettirmiştir. Yapının daha sonra onarım görmüş olduğu ve yapıya eklemeler yapıldığı sanılmaktadır.
Buradan yine büyük kısmı sularla kaplı kutsal yola ve stoaya geliyorum. Stoanın bir kaç sütunu ayağa kaldırılmış. Bu bölümde bir çok yapı bulunuyormuş ve şehrin en işlek kısmı imiş. Oysa şu anda tek ziyaretçi benim, benden başka çevrede alışkın olduğumuz meraklı turistlerden bir tane bile yok, çevrede ürkütücü bir sessizlik var, sadece kurbağa sesleri, bazen çevrede uçuşan yusufçuklar ve arılar ile bataklık haline gelen sel sularında gezinen balıkçıl kuşları var. Gerçekten hüzünlü bir yanı var bu kentin. Mermerlerin üzeri sonradan yosun olduğunu öğrendiğim kırmızı yün gibi bir madde ile kaplı. Bir zamanlar insan seslerinin, bağrışmaların, gülüşmelerin yerini bir sessizlik almış. Efes gibi binlerce turistin ziyaret ettiği bir yer değil burası belki günde 10 ziyaretçisi var onlarda sadece tiyatroyu ziyaret ediyorlarmış.
Stoanın arkasından şehre su dağıtımını sağlayan nymphaion vardır. Ancak mevcut kalıntılar bir zamanlar güzel ve zengin bir görünüm sergilediği anlaşılan bu yapıyı yeterince tanıtacak düzeyde değildir. Bugün göze çarpan kemerli üç nişin üzerinde, yapıya arkadan ulaşan su kemerinin beslediği iki su deposunun yer aldığı anlaşılır.Bu depolarda biriken su hem kanallarla kentin çeşitli yerlerine dağıtılmış hem de nymphaionun önündeki büyük havuzda toplanmıştır. Havuz geride sütunlar, nişler ve heykellerle süslenmiş üç katlı bir cephe, iki yanda da iki katlı sütunlu galeriler ile sınırlanmıştır. Zengin süsleme, kazıda ortaya çıkarılan bazı parçalar dışında, yok olmuştur.
Burada gene bir kilise yıkıntısı ile güney agora kapısının temel izlerini sular içinde görüyoruz. Oysaki burada ki bulunan agora kapısı almanyada tüm görkemiyle sergileniyor.
Yapı, 120-130 yılları arasında, İmparator Hadrian döneminde inşa edilmiş. Adından da anlaşılacağı üzere, Milet şehrinin pazar yeri kapısı. Zamanla, çeşitli depremler neticesinde yıkılmış.
Alman arkeolog Theodor Wiegand, 1903 yılında yapıyı bulmuş.O dönemde, Alman kralı 2. Wilhelm’e takdim etmiş.
1907-1908 yıllarında ise, 750 tonluk yapı, parça parça kaçırılmış.
Kimileri, yine “Türkiye’de kalsa idi zaten korunamazdı” gibi düşüncelere kapılabilirler. Ama, unutmayalım ki, Milet Kapısı, Celsus Kütüphanesi’nin ön yüzünün kardeşi. Efes Ören yerinde, Celcus Kütüphanesi pekala ayakta duruyor, pekala sergilenebiliyor ve pekala dünya çapında turist çekebiliyor.
Sanat eserleriin sergilenmesi açısından bakılacak olursa, bu kapının Efes Ören yerinde olduğu gibi, ören yeri turizmi şeklinde sergilenmesi çok daha etkileyici olmaz mıydı?
Buradan ilk geldiğim tiyatro tarafına doğru geçiyorum. Karşımda Bouleuterion yani Şehir Senatosu'nun toplantı salonu. 1.500 kişi alacak kapasitede.Şimdi ise bir döküntü halinde.Triton anıtına ait tunç kazan burada bulunmuş ve Almanyaya gitmiş. İ.Ö.175 ve 164 tarihleri arasında inşa edilen bouleuterion, yarım daire biçiminde bir toplantı salonu ile çok hasar görmüş bir ön avludan oluşur. Ön avlunun ortasında dikdörtgen biçimli bir yapının temelleri ortaya çıkarılmıştır. Son araştırmalar bu yapının Roma Dönemi’nde Miletos gibi bir kentin yerel hükümeti ile yurttaşların imparatora karşı duymak ve imparator kültü bağlamındaki tapım ve törenlerle kesin kurallara oturtmak zorunda oldukları sadakat arasında sıkı ilişkiler bulunduğunu göstermektedir.
Hemen yakınında uzunlamasına bir depo yapısı ve onun bitiminde Serapis tapınağının kalıntıları var. Eski Mısır tanrısı adına yapılmış Anadoluda çok fazla olmayan tapınaklardan bir tanesi imiş. Tanrının yüzü kırılmışda olsa kabartmasının olduğu tapnağın alınlığı yerinde durmakta. Buradan çalılıkların arasından bir toprak yolu izliyorum, Athena tapınağının ve stadyumun belli belirsiz kalıntılarının yanından geçip ilk geldiğim toprak yola çıkıyorum. Kente girmek çıkmak aslında hiç de zor değil. Etrafında herhangi bir tel örgü falan yok zaten. İlerideki küçük ama son derece modern tasarlanmış Milet Müzesinde Miletosun ilk kuruluşundan Bizans dönemine kadar ki tarihsel süreci anlatılmak istenmiş. Miletosa ait buluntuların çoğu ise Almanya, İngiltere müzelerinde geri kalanlar ise İstanbul ve İzmirde. Burada ise koca şehirden kalanların belkide 10/1 ni bile yansıtmayacak kadar eser kalmış.
Müzeden sonra İlyas Bey Camii ve külliyesine gidiyorum.
ANADOLU BEYLİKLERİ DÖNEMİNE AİT OLAN İLYAS BEY CAMİİ VE YANINDAKİ MEDRESE İLE HAMAM YAPILARI GRUBU, MİLET ARKEOLOJİK ALANI İÇİNDE YER ALAN BENZERSİZ BİR KÜLLİYEDİR. Hemen yakınında uzunlamasına bir depo yapısı ve onun bitiminde Serapis tapınağının kalıntıları var. Eski Mısır tanrısı adına yapılmış Anadoluda çok fazla olmayan tapınaklardan bir tanesi imiş. Tanrının yüzü kırılmışda olsa kabartmasının olduğu tapnağın alınlığı yerinde durmakta. Buradan çalılıkların arasından bir toprak yolu izliyorum, Athena tapınağının ve stadyumun belli belirsiz kalıntılarının yanından geçip ilk geldiğim toprak yola çıkıyorum. Kente girmek çıkmak aslında hiç de zor değil. Etrafında herhangi bir tel örgü falan yok zaten. İlerideki küçük ama son derece modern tasarlanmış Milet Müzesinde Miletosun ilk kuruluşundan Bizans dönemine kadar ki tarihsel süreci anlatılmak istenmiş. Miletosa ait buluntuların çoğu ise Almanya, İngiltere müzelerinde geri kalanlar ise İstanbul ve İzmirde. Burada ise koca şehirden kalanların belkide 10/1 ni bile yansıtmayacak kadar eser kalmış.
Müzeden sonra İlyas Bey Camii ve külliyesine gidiyorum.
| İlyas Bey Külliyesi, Menteşe Beyliği'nin başkentliğini yapmış, günümüzde kısmen de olsa beylikler dönemi şehir dokusunu koruyan balat'ta inşa edilmiştir. Xııı. Yüzyılın ikinci yarısında Menteşe Beyliği topraklarına katılan antik Milet (Miletos) kenti üzerine kurulan Balat, 1391 yılında Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. |
Soyunma kısmında bulunan Nusa heykelleri günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Soyunma kısmından soğukluk kısmına geçilir. Bu bölümün ortasında büyük bir havuz vardır. Havuzun kenarlarında çeşme görevi gören bir aslan heykeli ile Maiandrios (nehir tanrısı) heykelleri Milet Müzesi`nde koruma altına alınarak, hamadaki yerlerine kopyaları konulmuştur. Soğukluk kısmından sonra sıcak kısma geçilir. Sıcak su buharı hem duvarların içlerinde hem de döşemelerde künkler içine dolaşarak bu kısmı ısıtmaktaydı. Sıcaklık kısmından sonra ılıklık denilen kısma geçilir yine buradan da soyunma kısmına bir çıkış vardır.İçerdeki Nehir Tanrısının taşıdığı vazodan ve aslan heykelinin ağzından antik havuza su akmakta idi.
Burada da ben den başka hiç bir ziyaretçi yok artık hava yavaş yavaş kararmak üzere, ürkütücü bir terkedilmiş buradada var.
Artık akşam güneşinin kızıllığı antik kente farklı bir renk kattığı için biraz daha fotoğraf çekip, tiyatronun yaslandığı tepede olan Heroon (Kahraman Mezarı) yapısını ziyaret ediyorum. Kime ait olduğu bilinmeyen bu oda mezar kentin içinde çok önemli bir saygınlığı olması karşılığında kent içinde gömülmesine izin verilmiş birisine ve ailesine ait bir oda mezar yapısı.
Gişedeki arkadaşla buluşup, yine motorsiklet üzerinde akköye geliyorum. Burada Didim Turizm acentesine telefon açarak beni buradan almalarını söylüyorum ve beklerlen köy kahvesinde bir kahve içiyorum. Eski bir rum köyü olan bu köyde belki başka bir zaman küçük bir geziyi hakediyor gibi duruyor.
FAUSTİNA HAMAMLARINDA BULUNAN LİR ÇALAN APOLLON VE ESİN PERİLERİ MUSALAR HEYKELLERİ- İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZESİNDE
AKKÖYDE KAHVE MOLASI
HEROON MEZAR ANITI
TİYATRODAN BİR TÜNEL
TİYATRO BASAMAKLARINDAN BALTA ÇİZİMLERİ
ŞEHRE SU GETİREN KEMERLER
AGORADAN BİR PARÇA
STOA
FAUSTİNA HAMAMLARI
FAUSTİNA HAMAMI SOĞUK SU HAVUZU
İLYAS BEY CAMİİ
MİLET MÜZESİ
GLADYATÖR MEZARI
FAUSTİNA HAMAMINDAKİ ORJİNAL HEYKEL MÜZEDE
SERAPİS MABEDİNDEN
NYMPHAİON ANITSAL ÇEŞME
CAPİTO HAMAMI
TEKKE
MESCİD
ROMA HAMAMI
TRİTON ANITI
ST.MİCHEAL KİLİSESİ


Yorumlar