GEÇMİŞİN İZİNDE BUCA
İzmir'in 9 kilometre güneydoğusunda kurulmuşdur. Nif Dağı'nın güney eteklerine yerleşmiştir. Bizanslılar döneminde bugünkü yerleşim yerinde Vuza, Uza ya da Vuzas isimli bir toprak sahibinin yaşadığı, yerleşim yeri isminin değişerek zamanla Buca olduğu varsayımı da vardır.
Buca adı ilk kez 1688 yılında Fransız Konsolosluğu kayıtlarında görülmüştür. Bu yılda bir deprem olmuş, Fransız Konsolosluğu Buca'ya taşınmıştır.
Buca’da antik çağdan bu yana bir yerleşimin olduğu bilinmektedir. 1868 yılında Buca'nın kuzeydoğusunda antik döneme ait büyük bir kadın büstü ortaya çıkarılmış olup, bu büst halen Londra’daki İngiliz Müzesi’nde sergilenmektedir.
Ayrıca Buca ve Kangölü çevresinde Bizans Haçı kabartmaları bulunan sütun başlıkları, antik “ARTEMİS MABEDİ”ne ait olduğu sanılan mermer yer döşemeleri, Forbes Köşkü çevresinde Bizans sikkeleri, Gürçeşme (Kançeşme) yolu üzerinde Roma Kalesi kalıntıları da antik çağda bu yörede gelişmiş toplumların yaşadığını ortaya koymaktadır. Yakın tarihimizde Buca’nın bir Rum köyü olduğu, aynı dönemde Rumlar, Yahudiler ve Türklerin bir arada yaşadığı, Avrupalı işadamları ile ailelerinin de Buca’da yaşadıkları, bunun beldenin gelişme ve zenginleşmesinde önemli bir etken olduğu belirtilmektedir.
Buca, Rumlar, Yahudiler ve Türklerin bir arada yaşadığı, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Hollanda şirketleri ile daha çok ticari ve sınai ilişkiler çerçevesinde oluşan Levanten Grubu’nun sayfiye yeri olarak yerleştiği bir belde özelliğini yakınçağ öncesinde taşımaya başlamıştır.
Buca, tarihsel geçmişi ile bünyesinde çok önemli ve günümüzde de yaşayan eserler barınağıdır. George King Forbes, Gout, Prenses Borghese, Kont Dr.Aliberti, De Jongh, Dimostanis Baltacı Malikaneleri, tarihi İngiliz Protestan Kilisesi, Su Kemerleri, Buca’da yaşamış ve ölmüş birçok ünlü ailelerin mezarları, dar sokakları ve bugün bile birçok mimara ilham kaynağı olan Rum Evleri, ilçeye gelenlerin ilgisini çeken yapıtlardır.
9 Eylül 1922'de İzmir dolayısıyla Buca, Yunanlılardan geri alınınca buradaki Rumlar bölgeyi terk etmiştir. 1922 yılına kadar Buca’nın nüfusu genellikle İngiliz, Rum ve Hollandalılardan oluşmakta idi. Buca, Cumhuriyet döneminde çok hızlı bir gelişme göstermiş ve bu dönemde göçmen kitlelerinin ilçede yerleşimi devam etmiştir. Buca, 4 temmuz 1887 yılında yürürlüğe giren 3392 sayılı yasa ile ilçe olmuştur. Buca İzmir'in en kalabalık ilçelerindendir.
Bucanın özet olarak tarihi geçmişi bu şekildedir, bu yazımızda ise günümüze yakın geçmişten kalmış ya da izi kalmış eserleri tanıtmaya çalışacağım.
Gezimize ilk olarak Forbes Köşkünden başlıyoruz. Buca Devlet Hastanesi (önceki adı Buca SSK Hastanesi) yakınındaki bu görkemli köşk Bucada ki hatta İzmirdeki günümüze gelmiş en güzel köşktür diyebilirim. Buca'da yaşamakta olan ve meyan kökü ve antimuan ticareti ile zenginleşen Levanten Forbes Ailesi tarafından 1908 yılında yaptırılmıştır. Köşk yapımından bir yıl sonra, 1909'da tümüyle yanmış ve yangından hemen sonraki yıl, yani 1910'da yeniden yapılmıştır. Köşkü yakanın Forbesin metresi olduğu söylenmektedir. Yapının Mimarı, İzmirde halen vali köşkü olarak kullanılan Svirihisaryan Köşkünün de mimarı Andon GAVANO'dur. Bir süre köşkte ikamet eden Forbes Ailesi İzmir'den ayrıldıktan sonra, köşkte Whittal Ailesi yaşamaya başladı. 1950'de ise SSK'nin malı olan köşk, uzun yıllar poliklinik olarak kullanıldı. Daha sonra aynı bahçeye yeni ve daha büyük hastane binası yapılınca köşk boş kaldı ve zaman içinde harabeye dönüştü. 1999 yılında köşk restore edilmeye başlanmış ise de çalışmalar çok çok yavaş ilerliyor ve bina hala boş ve her türlü tahrip ve kundaklamaya açık vaziyettedir. Restorasyonun tamamlanmasından sonra kültürel hizmetlerde ve kütüphane olarak kullanımı düşünülmekte imiş. Genel olarak sağlam olan bina özellkle sütunlu ana giriş kapısı ile göz doldurmaktadır.İçine girmek fırsatını yakalayan birisi olarak gerçekten bir korku filmi çekilen köşklerden birisinde gezindiğimi hissettim. Zaman içinde içindeki tüm orjinal mobilyaları vs. kaybolan köşkün içindeki orjinal avize ve şöminelerde çalınmış. Diğer giriş kapısının üzerinde Forbes ailesinin amblemi ve binanın yapılış, yanış ve yeniden yapılış tarihleri işlenmiş. Binanın arkasında camlı kış bahçesi ise o dönemdeki keyif dolu yaşamı biraz hayal gücü ile birlikte bize anlatıyor. Eğer içine girebilir de en üst kata çıkıp çatıya uzanan merdivene tırmanabilirseniz artık beton tarlası haline gelmiş tüm bucayı panaromik bir şekilde görebilirsiniz. En son ayrılmadan parçalanmış merdiven korkuluklarından hala bir kaç parçayı çalınmadıysa görebilirsiniz, kurbağa, yılan şeklinde küçük heykelciklerden yapılmış merdiven korkuluklarının üst süslemeleri malesef vandallar tarafından kırılmış.
Asırlık çam ağaçları içerisinde kalan bu köşkte yaşananları hayal ettikten sonra bir sonraki durağımız Buca Eğitim Fakültesi oluyor. Kapıda ki görevliler ilk başta içeri sokmak istemese de kısa bir konuşmadan sonra içeri girerek şimdi Buca 9 Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi dekanlık binası olarak kullanılan Rees Köşküne geliyorum.
1800'lerin ortalarında İngiliz Rees ailesi tarafından yapılmış. Bay Rees, Osmanlı Demiryolu Şirketi'nin yetkilisi imiş. Buca İstasyonu'na kadar gelen demiryolu hattını da o döşettirmiş. Rees Köşkü, tipik İngiliz mimarisinin özelliklerini yansıtmaktadır. Simetrik cepheli, üçgen alınlıklı ve çıkmalı bina, ahşap ve yığma taş bir yapı olup, iki katlıdır. Alt katta şömine bulunan geniş bir holün ardından yine geniş bir oturma odası ve küçük odalar bulunmaktadır. İçeriden ahşap merdivenle çıkılan üst katta da odalar mevcuttur. Uzun süre aile tarafından köşk olarak kullanılan binaya 1. Dünya Savaşı sırasında İzmir Valisi Rahmi Bey zamanında devlet tarafından el konmuş ve malikane yatılı kız öğretmen okulu olarak kullanılmıştır. Savaş sonunda sahiplerine iade edilmiş 1930'lu yılların sonunda Rees'lerin İzmir'den ayrılmaları üzerine istimlak edilerek tekrar eğitim amacına yönelik kullanıma açılmıştır. şu anda Buca Eğitim Fakültesi olarak hizmet vermektedir. Rees'lerin atlara çok meraklı olduğu Buca ile Şirinyer arasındaki düzlük arazide at yarışları için bir hipodrom yaptırmış olduklarını da biliyoruz.Buca'da bugün de halen kilise olarak kullanılmakta olan Protestan kilisesinin pencerelerinde ki sanatsal değer taşıyan renkli cam vitrayların Rees'ler tarafında yaptırılıp kiliseye hibe edildiği bu vitray kompozisyonlarında yer alan kitabelerde belirtilmiştir. 1961 yılında Buca Protestan Kilisesinin Buca Belediyesine devri sırasında bu vitraylar Alsancak'taki St. John Evangelist Kilisesine nakil ve monte edilmiş. Köşkün arazisi çok geniş ve güzelmiş ve halen eğitim yuvası olarak hizmete devam etmesi güzel. Bahçede ayrıca şanslı iseniz nasıl geldikleri bilinmeyen yeşil renkli papağanları görebilirsiniz.
Buradan şimdi Güzel Sanatlar Lisesi olarak kullanılan Ispartılayan Köşküne gidiyorum. Baltacı Malikanesi olarakda bilinen yapının tarihi bir hayli karmaşık. Yapının ilk sahibi Demostanis Baltacı, Osmanlı Hamdi Bey'le çalışmış ve arkeoloji alanında varlık göstermiş bir kişidir. Nitekim gerek ana bina gerekse bahçe mimarisinde incelemiş bir kültürün varlığı bugün dahi hissedilmektedir. 1863' te Abdülaziz'in İzmir'e gelişinde Buca'da kaldığı yer burasıdır. Söylentilere göre Sultan, Aliotti Bahçesine bakan kapıdan kabul edilmiş ve adet olduğu üzere, kapı bundan sonra kapatılarak bir daha kullanılmamıştır.Kesin bilinmemekle birlikte, muhtemel olarak 1890 larda Malikanenin Ispartalıyan adlı İzmirli bir zengin tüccarın mülkiyetine geçtiği anlaşılmaktadır. 19. yüzyılda Yunan Milli Bankası adına 120.000 kaimeye satın alınmıştır.Daha sonra Venizelos burasını, savaşta ölenlerin çocukları için bir yetimhane yapılmak üzere İzmir Rum Toplumuna bağışlamıştır. 1922'de buradaki yetimler, Amerikan Kızılhaçı tarafından Yunanistan' a nakledildi. Bu tarihte Türk Devleti'ne geçen malikane Mustafa Kemal Paşa'ya bağışlandı. Fakat Paşa burasının okul yapılması istedi.Nitekim malikane 1930 lu yıllarda bu yana okul olarak kullanılagelmiştir. Buca Orta Okulu olmuş, asıl konak yatılı öğrenci yurdu, diğer müştemilat binaları da müsamere salonu v.s. olarak kullanılmıştır. Malikane içindeki havuz ve heykeller nostaljik yapısını korumaya devam etmektedir. Ancak orjinal heykelleri 9 Eylül üniversitesi içindeki müzededir ve bahçedekiler onların kopyasıdır.
Okulun hemen karşısı Hasan Ağa Bahçesi şimdi Bucanın en önemli yeşil alanlarından birisi. Aslında bu geniş yeşil alan bir Aliotti köşkünün bahçesi idi. Buca'da bulunan, İtalyan asıllı Levanten işadamı Aliotti'nin ölümü üzerine, mülk varisleri tarafından satılığa çıkarılmış ve 1926 yılında Ödemiş eşrafından Sarıgöllü Hasan Ağa tarafından satın alınmıştır. Hasan Ağa, biri bahçenin kuzey, diğeri güneybatı köşesinde iki konut inşa ettirmiş, esas köşk ile diğer servis lojmanlarını ve bağ köşkünü konut olarak kiraya vermiştir. 1930'lu yılların başlarında sigortalı olan köşk yanmıştır. Bahçe, Hasan Ağa ailesinin mülkiyetinde bulunduğu sürede halka açık tutulmuş, Bucalılar için bir mesire yeri olarak kullanılmış ve Hasan Ağa Bahçesi olarak adlandırılmıştır. Park eskisi kadar olmasa da hala güzel, köşkten ise sadece bir müştemilat ve bir kaç yerde görülen duvar kalıntıları kalmış.Bucadaki bir önemli köşkte De Jongh Evi. Zengin bir villa görümünündeki De Jongh Malikanesi'nin 1800'lü yıllarda yapıldığı tahmin edilmektedir. 20. yüzyıl başlarında Buca'dan ayrıldığı tahmin edilen De Jongh Ailesi malikaneyi o dönemde bir İtalyan işadamına satmış. Köşk bahçesinin bir süre tenis kulübü olarak kullanıldığı daha sonra çeşitli ilavelerle sanatoryuma dönüştürüldüğü bilinmektedir. Çeşitli dönemlerde restorasyondan geçen De Jongh Malikanesi bugün SSK'nın mülkiyetindedir. İçeriyi gezmek için dış bahçedeki güvenlikçileri atlatmanız gerekiyor, ben yasak yasak ile karşılaşınca diğer köşklere yöneldim ve sadece internetten bulduğum resmini sizlerle paylaşabiliyorum.
Hala gezilecek görülecek çok yer var. Etrafımızda ismini bildiğimiz bilmediğimiz bir çok 19.yy konutu var, bundan sonrakiler diğerleri gibi çok geniş bahçeli değiller. İçlerinden bir kaç tane farklı olduğunu düşündüğüm konutu daha tanıtacağım. Russo köşkü, Buca evlerindeki eski mimari anlayışa ters düşecek şekilde işlevsel olmaktan çok biçimsel kaygıyla bir sosyal statü ifadesi olarak ele alınmış. Belli bir akımı yansıtmayan, Baroktan Art Nouveau'ya kadar değişik motiflerin bir arada kullanıldığı kendine özgü bir kompozisyonu var. Russo Köşkü tarihi dokusu korunarak restore edilmiş ve hala taptaze duruyor.
Bu köşkün çevresinde çok sayıda güzel ev örnekleri sıralanmış durumda. Bunlardan birisi de Buca eşrafından Davut Farkoh'un konağıdır. Davut Fargoh Köşkü, Buca Belediyesi Kültür Sanat Merkezi ve Kütüphane olarak hizmete açılmış.
Buca sokakları Bornova ve diğer levanten yerleşimlerine göre çok daha şanslı ve bazı sokakların neredeyse yapısı bozulmamış diyebilirim. Sizin yapacağınız elinizde fotoğraf makinası ile bu sokakları adımlamak. Buca da Türk Müslüman yerleşimi çok azmış 1922 yılı öncesi. O dönemden kalma bir çeşme yapısı Dokuzçeşmeler. 1865 ylında Baltacı Malikanesinde 3 gün misafir olan padişah sultan abdüllaziz onuruna yapılan bu çeşme sanki küçük bir türbeyi andırıyor.
İlginç bir yapıda şu an Yaşlılar evi olarak kullanılan Manoli Otel.Buca'da sıkıkla levantenlerin kaldığı tarihi otel. Yakın zamana kadar kötü haldeyken Alex Baltazzi ve Roland Richichi sayesinde tadilat ettirilerek yaşlılar evi olarak hizmete sunuldu. Otelin ilk sahipleri Dimitrio ve Marianthe Defterego imiş. Yeni türkünün külhani şarkılar albümünden bir rebetiko geliyor aklıma.
diyorlar ki manoli
şu garip bağlaman
senin için ağlarmış,
inlermiş kahrından
süngün düşmüş manoli
suskunsun içerde
senin gibi külhani...
ah gururun nerde
bana derler manoli
vay başım dumanlı
bana yanlış yapana
dar ederim dünyayı
konuşur bıçağım da
şu bağlamam kadar
iyi bilsin ardımdan
laf atıp tutanlar
yaşa vre manolaki
vur sazın teline
sana gölge edenler
çıkmasın önüne
kaybolur biz çalınca
hepsi birer birer
dünya ehli olanlar aynı dilden söyler
http://www.youtube.com/watch?v=sodzLvOM_TQ
http://www.youtube.com/watch?v=K9ka-8WZ10E
Bu sokağın sonunda Buca St. John Baptist Katolik Kilisesi yani Vaftizci Yahya Kilisesi bulunmaktadır. Girmek nasip olmadı içeri, ayin saati dışında ziyaretçi almıyorlarmış.
İçeride bir aile yaşıyor, kilisenin bekçiliğini yapıyorlar.
Diğer bir kilise ise Buca Protestan Kilisesi, eski All Saints kilisesi. Uzun bir aradan sonra tekrar kilise oldu ama artık tüm cemaati Türk. Kilise Binası 1834 yılında Protestan Anglikan kilisesi olarak hizmete açılmıştır.Kilise binası şafel “chpel” şeklinde küçük köy kilisesi olarak yapılmıştır 1865'te.Osmanlı Padişahı Abdülaziz hanın fermanıyla kilise binası yenilenmiştir.ilisenin neo-gotik pencerelerindeki sanatsal değer taşıyan renkli cam vitrayları 1961 yılında Alsancaktaki Protestan St. John Evangelist şapeline nakledilmiştir.Türk Protestan cemaati ibadet ihtiyacı için resmi makamlardan aldığı izinle 2001 yılında Buca Belediyesi ile yaptığı protokolde bina asli görevine geri dönmüştür. İçeride havalı org denilen kilise orgu görmeye değer. Org üzerindeki yazı
T.B OWENRees ESQ.R Mrs.Rees As a Thanks
Ailemizi I. Dünya Savaşında koruduğunda ve aile fertlerimizden hiçbiri ölmediğinden dolayı organizasyonu tanrıya armağan ediyor.
Protestan kilisesi olduğu için içeride fazla bir süsleme, heykel, tasvir vs. yok. Asıl ilginç olan bahçesindeki mezarlık. Burası levanten tarihine ışık tutan tarih belgesi gibi her biri en az 100 yıllık mezarlar hem tarihsel açıdan hem de bir kısmı sanat açısından çok önemli. Malesef geçmiş yıllarda bazı mezar taşları yobazlar tarafından kırılmış, parçalanmış, bazı mezarlarında üzerine asfalt dökülmüş. İzmir tarihinde adı geçen bir çok aile üyesinin adını burada görebiliyoruz.
Varlığını bildiğimiz 2 rum kilisesinin ise sadece yerlerini ve kapılarını biliyoruz. Agios Ioannis Prodromos ve Evangelismos Theotokou kiliseleri.






















Yorumlar
bucaspor
buca